İnsan, özgürlüğüyle var olur; hem düşüncelerini ifade etme hem de susma hakkına sahiptir. Susmak, yalnızca bir tercih değil, bir haktır; bu hak, hiçbir dış baskıya tabi olmadan, içsel bir huzurun yansıması olarak varlık bulur. Fakat sosyal medya dünyasında, susmak adeta bir suçmuş gibi algılanır, sanki kişinin düşüncelerini dile getirmemesi bir eksikliktir. Oysaki susmak, bir kayıp değil, bir tercih ve çoğu zaman derin bir anlam taşır. İçsel bir sessizlik, bazen bir düşünceyi kemirip şekillendirmenin, bazen de yalnızca var olmanın bir biçimidir. Ancak sosyal medya bu hakka saygı duymaktan uzaklaşır. Bir kişi susarsa, suskunluğu çoğu zaman yargılanır. Oysaki her birey, kendi iç dünyasında sesini duymak, dış dünyaya yansıtmamak isteyebilir. Bu suskunluk, ne bir eksikliktir ne de bir geride kalış; tam tersine, derin bir direnç ve sağlam bir duruştur.

Fikirlerini seslendirenlerin durumu da bir o kadar kırılgandır. Her kelime, bir cesaretin ve düşüncenin işaretidir. Ancak çoğu zaman, bu cesaret yanlış anlaşılır. Sosyal medya, çeşitli görüşlerin adeta birbiriyle yarıştığı, düşüncelerin hızla yüzeysel etiketlere indirgenip yok sayıldığı bir mecra haline gelmiştir. Burada, bir düşünce yalnızca sahibine ait olmakla kalmaz; toplumu derinden etkileyebilir. Ancak düşünceler, çoğu zaman başkalarının bakış açıları tarafından dar bir kalıba sokulur ve bu durum fikirlerin özgürlüğünü engeller. Her görüş, her düşünce, yalnızca etiketlere hapsolduğunda anlamını kaybeder. Burada, özgürce ifade bulmak yerine, fikirler daha çok bir kimlik halini alır. Bu, her sesin özgürce ifade bulacağı bir alan olması gereken sosyal medyanın gerçekte geldiği noktadır. Oysa ki gerçek özgürlük, her sesin saygıyla dinlenmesi, her düşüncenin içsel bir özgürlükle şekillenmesidir. Fikirlerin, etiketlerden ve ön yargılardan arınmış bir şekilde serbestçe varlık bulması gerekmektedir.
Özgürlük, bir düşüncenin sadece ifade edilmesiyle değil, aynı zamanda farklı düşüncelere duyulan saygıyla varlık bulur. Baskı altında şekillenen düşünceler, çoğu zaman daha büyük kutuplaşmalar ve yanlış anlamalar doğurur. Sosyal medyada her fikir, ne yazık ki daha çok etiketlenir ve tartışmalar, çoğu zaman sağlıklı bir zemin üzerinde değil, önyargıların gölgesinde şekillenir. Oysaki her birey, kendi düşüncelerini dile getirme hakkına sahip olduğu kadar, başkalarının düşüncelerine de saygı gösterme sorumluluğuna sahiptir. Bu ortam, fikirlerin özgürce serbest kalacağı, sağlıklı bir iletişim ortamından uzaklaşmıştır. Baskılar altında büyüyen düşünceler, daha büyük kutuplaşmalar yaratmaktadır. Zira gerçek özgürlük, sadece kendi düşüncelerinin ifade bulmasında değil, başkalarının sesini duyma ve anlamada gizlidir.
Fikirlerin özgürce ifade bulduğu bir toplumda, toplumsal huzur yalnızca karşılıklı saygı ve anlayışla mümkündür. Ancak sosyal medyada fikirlerin çoğu zaman karşılıklı anlayış yerine, eleştiriler ve önyargılarla karşılaşması, sağlıklı bir iletişimi engeller. Herkesin kendi düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir ortamda, başkalarına da aynı hakkı tanımak, en büyük sorumluluktur. Fikirler ne kadar farklı olursa olsun, bu anlayış toplumu daha derinleştirir ve zenginleştirir. Bir toplumda, sesler ve düşünceler serbestçe varlık bulduğu sürece, her birey kendi özgürlüğünü daha anlamlı bir şekilde yaşayabilir. Her düşünce, kendi hak ettiği saygıyı bulduğunda, toplumsal huzur gerçek anlamını bulur.

YORUM YAP